Rio dönüşü iklim farkı, kültür farkı,
doyamamak ve benzeri etkenlerle kendine gelemeyen bedenin ilacı
Amsterdam’daymış. Daha dönüşümün üzerinden 3 hafta geçmişken içinde bulunduğum
cenazeevi ruhani durum beni bile usandırdı. Baktım pasaportumda zar zor aldığım
schengenim kalmış, gitti gidiyor. Aman yarabbi gitmem lazım dedim ve Avrupa’da
en ucuz nere var diye düşünmeye başladım. Evini açmış beni bekleyen Murat ve
aylar öncesinden biletlerini alan Müge-Onur çiftinin de gazıyla, e bir de
fırsat sitesinde gördüğüm ucuz biletle bir anda Amsterdam’a haftasonu için 2 gecelik bilet alırken buldum kendimi. Ne
kadar bunalım saçmışsam etrafa kimse ne alaka diye sormaya bile yeltenmedi. İyi
gelecekti Amsterdam, geldi de.
Madem her şeyi anlık yapıyoruz hiçbir şey düşünmeden
gidiyorum dedim. Bu tatilde “kurallar
yok”. Murat da bu kafada olacak ki aslında çok da iyi tanımasa da benim
gibi bir sürpriz yumurtayı buyur etti. Tabi has Kayseri mantısının da etkisi
büyük. Ha daha önce de Amsterdam’a gitmiştim. Ama kesinlikle saymıyorum. O
zaman da sevmiştim, hatta çocukluk kahramanım Anna Frank’ın evini görebilmek için küçükken hep Amsterdam’a
gitmeyi hayal ederdim çılgın hayatından bihaberken. Allahtan o zaman gerekli
turistik yerleri elemişim de şimdi tam bir çılgın hafta sonu yaşamış oldum.
1.gün: Onur Air’le sabahın köründe çıktım, vardım. (şaşkınlık 1) Kafam o
kadar rahat ki ne hava durumuna bakıyorum, ne nereye gideceğim, ne yapacağım.
Her şeyi saldım. Böylelikle Murphy benim neler yaptığımı fark etmeyip bana
elleşmeyecek. Yeni ideolojim bu ve işe yarıyor. Kurallar yoksa Murphy de yok.
Mart sonu Amsterdam’ın buz gibi ve yağmurlu olması beklenirken benle birlikte
mis gibi bir havası geliyor. (şaşkınlık 2)
Murat da Anna’nın komşusu e güvendeyim
kahramanım da yakın diyorum, rahatım. Murat’ın evi olduğunu sanarak gelmiştim
yurt odasıymış e adam öğrenci ne okuyor onu bile bilmiyorum. Benden beklenmeyen
şeyler. İki kişi paylaşıyorlar evi. Diğer arkadaş da Kolombiyalı Pablo (bana
ilk tanıştırılan şekli bu) Babası da mafya diyor iyice gergin bir durum ama
benim kafa rahat oo Kolombiya iyidir uçarız diyorum. Sabahın köründe keglevicle
karşılayan Murat zaten önümüzdeki 48 saatin nasıl geçeceğinin işaretini
veriyor. Bir de bana bisiklet veriyor ki tadından yenmez. Bir Lance Armstrong olamasam da kız
misafirler arasında en çok dayanan bisikletçi unvanını kazanıyorum.
Kahvaltıya Greenwoods diye şirin mi şirin bir English Breakfast cafesine
gidiyoruz. Bu tatilin konsepti “kurallar yok” olduğuna göre her zaman ıyyy
dediğim domuz etini afiyetle yiyebilirim. Hayatımın ilk eggs benedictini
yiyorum. Dindar değilim Allahtan çünkü leziz.
Sonra ben günlük keşif turum için ayrılıyorum
ve rotam Van Gogh Müzesi’ne
gidiyorum. Tesadüf ki Onur-Müge çifti de oraya doğru yol almakta. Van Gogh’la
bağlarımızın oluşması da bugüne dayanıyor çünkü sonrasında sürekli bir tesadüfi
Van Gogh işlerinde kendimi buluyor olacağım. Müze görülmeye değer. Fazla zaman
harcadığımdan Rijks’i atlıyorum ki bir daha gelmem için bir sebep olsun.
Mügelerle tipik turist foto çekimleri ve park turundan sonra Murat’la asıl
amacımız için buluşuyoruz. Bu arada şehri zaten seyir halindeyim. Her köşesinde
bir fotoğraf, benim zıplama çalışmalarım olmazsa olmazlar. Bisikletle gezmek
lazım bu şehri gerçi ben her kanalı köprüyü birbirine benzettiğimden sürekli
eve geldik sanıyordum ama olsun. Nereye giderseniz size kapıyı açarlarJ
Murat beni Burger Bar’a götürüyor. “Best in
town” imiş, harbiden öyle. Hollanda mutfağı diye de bir kavram yok sanırım,
kasmadım yöresel yiyeceğim diye peynirden başka bir şeyde üstün olduklarını
sanmıyorum. Hamburgerin üzerine asıl hedefimiz coffee shop’a gidiyoruz. Heyecan
büyük. Daha önce geldiğimde otel şehir dışında aman başımıza bir şey gelmesin
paniğiyle korka korka yiyip bu ne ya redbull etkisi yarattı anca diyerek
umudumu yitirmiştim. Ama Murat artık turistlere space cake yedirme gurusu
olduğundan deneye deneye en iyisini benimle bulmuş oldu. Yine bir panik atak
hakim. Bisiklet sürcez uçmayalım yarısını mekanda yarısını evde yiyelim diyerek
organize bir şekilde yedik. Gayet ananemin keki kıvamında otursam bir tepsi
yerim öyle bir deneyim. Eve geliyoruz hiçbir hareket yok kalanını da yutup
tavşanları beklemeye başladık.
Tavşan gelmedi ama bana bir yaratıcılık, bir
çene (hissedilmiyor ama çalışıyor), bir kopma ve her şeyi kaydetme hali geldi.
Kendimi yönetmen sanmaya başladım. Gözümü kapadığımda video art klipler
çekiyordum. Konuşuyorum ama beynim sesimden daha hızlı düşündüklerimi
söyleyemiyorum ama söyledim sanıyorum. Dahi oldum resmen. İleride anlatacağım girişimcilik
hikayesinin çıkış noktası burası olacak kafasındayım. Sonra gecenin repliği
“çenemi hissetmiyorum” devreye girdi. Uyuştum, kendimi çikolataya verdim
kesinlikle hayatımda yediğim en tatlı çikolatalardıJ Her
ülkeden insanlar geldi evde bir erasmus havası. Belki hepsi Kıbrıs Türkleriydi
bilemiyorum ben tüm gece İngilizce konuştum. Pablo’yla ilgili enteresan Türk
alışkanlıkları da şaşırtmaya devam ediyordu. Kapının önündeki terlikten
anlamalıydım ilk girdiğimde ama Murat bendeki bu üstün zekayı öngörmüş olacak
ki her şeyi ben öğrettim Türkleştirdim onu diyerek sıyrıldı. Evet buradan
anlıyoruz ki Pablo aslında Kolombiyalı değil. Bunu da gecenin sonunda artık
grubun İngilizce konuşmaktan pes edip Pablo’la Türkçe konuşmaya başlamasında
çakıyorum. Herkes Kıbrıslıymış meğer. Brezilyalı Monique ise asıl şoktu. Kek
bende halisülasyon etkisi yaratmadı ama sağolsunlar bu organize şakayla
halisülasyon gördüğüme inandım.
Ben: Murat bu kızın adı neydi?
Murat: Monique
Ben: Nereli?
Murat: Brezilyalı
Ben: Ama Türkçe konuşuyor
Murat: Neyin kafasındasın sen zuhahaha
Kendimi delirmiş sanmama yeterli bir dialog.
Neyse ki Monique çok uzatmadı. Bu arada bu kişileri gerçek adlarıyla
hatırlayamıyorum artık. Plan uçup kopup kulüplerde eğlenmekti nam-ı diğer 100
kere tekrarladığım “çıkıpeğlenebiliriz” kavramı. Ama ben kendi iç dünyamda
çektiğim kliplerde o kadar eğlenmişim ki yığılıp kaldım.
2.gün: Güne zinde başlamak (şaşkınlık 3) Her şeyi hatırlıyorum, enerjiğiyim
sanki space kek değil de oralet içip uyumuşum öyle bir kafa. Hava mis. Kıbrıslı
grupla kahvaltıya gidiyoruz. Bugün French takılıyoruz. Murat korkarak müze
gezmek isteyip istemediğimi soruyor. Turist miyim ben hava mis takılalım
diyorum ve “favorite guest” unvanını da ekliyorum. Belki alışveriş sokaklarına
soktuğunda pişman olmuş olabilir. Ama hep bir gün benim olacaksın dediğim
desigual’den çok tarz bir palto aldım ve tüm gün
kendisini sevdim. Bugün gurme bir gündü. “best in town” tatlıcılar mükemmeldi. Winkel’deki apple pie ve hemen
sokağımızdaki Pancake Bakery beni
benden aldı.
Gün batmasıyla yine uçuk kaçık şeyler zamanı geldi. Red Light District keşfedilmeyi
bekliyordu. Eskiden amann bu ne ben bakamam diyip hızla geçtiğim sokağı baya
sanki alıcı gözüyle inceler gibi süzüp, sex shoplarda saatlerce “bunu da
yapmışlar huhaaa” nidalarıyla vakit geçirerek en sonunda en nezih deneyime geldik.
Casa Rosso’da live sex show.
Muhtemelen striptiz şovdur, kabaredir ne olabilir ki diyerek ağzım açık bir
şekilde çıktım. 1 saat boyunca ömürlük porno stoğunu canlı canlı izledim.
Kelimelerle ifade edilebilecek bir deneyim değildi. Gidin görün. Çok önemli
yetenekler var. Ama nasıl bir gün boyunca periyodik olarak aynı şovu yapıyorlar
hala anlamış değilim. (şaşkınlık4)
Red Light Swans |
Sonra nasıl bisiklet kullandım bilmiyorum.
Dönerken de photoshooting aşkı devam etmekteydi. Yine bulduğumuz direklere
akrobatik hareketlerle çıkarak, evlere tırmanarak geceyi noktaladık. Birkaç
saat sonra da ben kalkıp İstanbul’a döndüm.